Hikaye-Ecce Homo

Ahmet gece vardiyasında biten işinden çıkmıştı. Eve bisikletiyle gidiyordu. Ancak çiselemeye başlayan yağmur onu bir an tereddütte sevk etmişti. Acaba taksiye mi binmeliydi? Bu saatte taksi bulamam, hem de yevmiyemin yarısını boşa harcamış olurum dedi. Yağmur şiddetini artıracak olsa bile ne de olsa üstünde yağmurluk vardı. Karanlıkta yola koyuldu. Ama tam da korktuğu başına geldi, birden bire adeta gök yarılmışçasına yağmur bastırmıştı. Artık bisiklet yolundan da gitse önünü zor seçiyordu. Yüzüne vuran damlalardan gözlerini açmak neredeyse imkânsız hale gelmişti. İlerledikçe artık yağmurluğu bile bir işe yaramaz hale gelmişti. Sırılsıklam olan kolları ve bacakları üzerine esen rüzgârla adeta buz kesmeye başlamıştı. Çileye dönen bu yolculuk bir an önce bitsin istiyordu ve daha da hızlı gitmeye çalışıyordu.

Evine varmasına çok fazla da kalmamıştı ki karanlığın içinde birden bire nerden peyda olduğu belli olmayan bir ihtiyar bisiklet yoluna atlamıştı. Çarpışmanın etkisiyle Ahmet sert şekilde bisikletinden fırlayarak yola savruldu. Yerde gözlerini açtığında içinde büyük bir öfke vardı. Kendisini düşüren bu adama kızıp bağırmak istiyordu ancak bacağındaki müthiş ağrı nedeniyle sersemlediğinden onu bile beceremiyordu. Birazcık da olsa sinirli gözlerini dikerek adama baktı. Şaşkın ve anlamsız bakışlarla kendisine bakan bu suratla göz göze geldi.

Ecce Homo!

Yerde iki büklüm şekilde yatan bu adam perişan halde bir evsizden başkası değildi. Sabahın dördünde, tam da o anda o bisiklet yolunda ne arıyordu? Koskoca bir kainatta kendisine duracak başka bir yer mi bulamamıştı Allah aşkına! Karşılaşmalar, çarpışmalar, çarpılmalar aslında ne ilginç şeylerdi değil mi? Onları mümkün kılacak sadece bir ihtimal varken, kılmayacak binlerce, belki de milyonlarca ihtimal vardı. Kimin kiminle çarpışacağının yazıldığı o kutsal yazıhane nerde bulunuyordu? Bu yazıhane ile dünya âleminden iletişim kurmanın bir yolu var mıydı?

Bu soru insanoğlunun binlerce yıldır cevabını aradığı o meşhur soru değil miydi? Hani bir dönem savaşa giden bir Romalı komutanın kutsal tavuklara sorup da cevabını almaya çalıştığı… Ya da müneccimlerin yıldızlara… Kimileri bu sorunun cevabını rüyalarında aramıştı. Kimileri ise yalnızca tesadüf deyip geçiştirmişti. Ama öyle bir tesadüf düşünün ki, yine bir çarpışma ile tüm dünyadaki biyolojik yaşamın seyrini değiştirmiş ve dinazorların neslini tüketmişti. O taşın dünyaya çarpışını hangi memur yazmıştı? Demek ki bu çarpışmaları yazanlar her kim ise onlarla iletişim kurmak çok önemli olmalıydı.

İşte yine böyle bir çarpışma sonucu yerde şok içinde yatan Ahmet de kafasındaki bu sorularla karşısında adeta Leonardo Da Vincinin karakalemle çizilmiş otoportresi gibi görünen ihtiyara bakıyordu. Adamın çaresizliği ve sefil hali Ahmet’in içindeki kızgınlığı adeta bir tılsımla müthiş bir hızla eritmiş, eriyiğini de şefkate dönüştürmüştü. Zavallı adam ne de kötü çarpılmıştı. Çelimsiz vücudu etten bir yumak haline gelmişti. Bu yumaktan sarkan cılız başı kaldırım taşının üzerinde hareketsiz duruyordu. Ahmet de bacağındaki ağrıdan dolayı kıpırdayamıyordu. İkisi de deli gibi yağan yağmurun altında sırılsıklam yatıyordu. Yerde iki beden vardı. Birbirini daha önceden tanımayan, farklı rahimlerde döllenmiş iki insan, farklı zihinlerle şekillenmiş iki ruh. İki beden, iki hayat, iki insan, iki hayal, iki hikâye. Aralarında sadece ortak bir şey vardı. O da bu çarpışmaydı. Bu çarpışma, belki de bu yağmur onları nasıl da birden bire eşitlemişti… Aralarında hiçbir fark kalmamıştı. Her ikisi de yüzlerinde semadan gelen damlaları derinlemesine hissederek kıpırdayamadan birbirlerinin gözlerine bakıyordu.

Yoldan tek tük de olsa geçen araçlar onları fark etmiyor ya da fark etse de görmezden geliyordu. Biraz güç toplayan Ahmet doğrulmuş ve adama yönelmişti. Adama iyi misiniz diye sordu. Yanıt alamamıştı. Dürterek kaldırmaya çalıştığında ise ihtiyarın başının altta kalan kısmının kan revan içinde olduğunu görmüştü. Çarpışmanın etkisiyle kafasını kaldırıma çarpan ihtiyarın başı feci şekilde yarılmıştı ve yerde yağmur sularına karışmış bir kan gölü vardı.

Ahmet birden bire karşısında babası yaşında bir insan olduğunu fark ederek aynı felaketin babasının başına gelmiş olduğunu hayal etti. Adeta beyninden vurulmuşa dönmüştü. Çok geçmeden biraz daha düşününce aynı şeyin kendi oğlunun başına gelmiş olduğunu hayal etti. Sonuç da bu adam da bir başkasının çocuğuydu. Çarpışma Ahmet’in zihnini resmen allak bullak etmişti. Yetmişlik ihtiyar çocuk olmuştu ve Ahmet ise bir ihtiyar olmuştu. Sonra Ahmet çocuk olmuştu, ihtiyar da çocuk olmuştu. Sonra ikisi de ihtiyar olmuştu. Bu ne şaşkınlık verici bir durumdu. Bu şiddetli çarpışma anlaşılan Ahmet’in zihnindeki kelimelerin anlamlarının kaymasına neden olmuştu.

Panikleyen Ahmet hemen Ambülansı aradı. Biraz daha kendine gelen ihtiyar ayağa kalkmaya yeltenmiş olsa da, o kadar sarhoştu ki yalpalayarak yeniden yere kapaklandı. Bu garip adamın bir başkasına çarpılmaktan başka toplum ile bir bağlantısı yoktu sanki.

Ahmet bir yandan panik içinde telefondaki doktora durumu tarif ederken bir yandan evsiz adamı oturmaya ve ambülansı beklemeye ikna etmeye çalışıyordu. Korkmuş gibi görünen ihtiyarın bir an önce oradan uzaklaşmak ister gibi bir hali vardı. Ahmet adamın koluna girerek onu yolun karşısındaki otobüs durağının koltuğuna oturttu. Durakta gelmeyen otobüsünü bekleyen bir genç karşısındaki manzarayı görünce kulaklıklarını çıkardı ve olanları şaşkın şaşkın izlemeye başladı.

Perişan haldeki adam sürekli Xabregas otobüsü geliyor mu diye soruyordu. Otobüs, değil Ambülans geliyor diye hem Ahmet hem de duraktaki diğer adam dil dökse de, cevapları anlamıyor ve tekrar Xabregas otobüsü geliyor mu diye soruyordu. Duraktaki diğer adam telefonu ile adamın suratının feci halinin fotoğrafını çekerek adama göstermeye çalışıyor ve Ahmetle birlikte onu, ambülansı beklemesi için içinde bulunduğu durumun ciddiyetine ikna etmeye çalışıyordu.

Nihayet yirmi dakikanın sonunda yağmurun sesini siren sesleriyle bastıran ambülans gelmişti. Ambülanstan çıkan görevliler adamı muayene ediyorlardı, ancak fazlaca ürken ihtiyar sakin durmuyordu ve sürekli kalkmaya, kaçmaya çalışıyor, başaramayınca da başını sürekli hareket ettirerek görevlilerin işini zorlaştırıyordu. Belki de hastaneye götürülürsem benden para isterler diye çekiniyordu. Üsluplarını sertleştiren görevliler, adamın evsiz olduğunu da anladıklarından olsa gerek ona daha da kaba davranıyordu. Bir tanesi adamın kafasını sabit tutuyordu, diğeri ise saf su ile kanları yıkayarak yarığın yerini bulmaya ve derinliğini tespit etmeye çalışıyordu. On beş dakikalık cebelleşme sonunda görevliler adamın başını sargı ile sarmayı başarmış ve onu ambülansa binmeye ikna etmişlerdi. O ana kadar, duraktaki diğer adam, böylesine feci bir olaya şahit olmanın başına bir bela açacağı hissine kapılarak, zaten otobüsün geleceği yok ben en iyisi yürüyeyim diyerek ortadan kaybolmuştu. Ambülans görevlileri ise Ahmet’e, adam sarhoş. Belli ki senin önüne atlamış. Başını belaya sokmak istemiyorsan, polis gelmeden sen de buralardan uzaklaş evlat diyorlardı.

Giden ambülansın arkasından baka kalan Ahmet, evsiz ihtiyarın gidişiyle birden bire baştan aşağı sırılsıklam olduğundan üşüdüğünü farketmişti. Tüm vücudu tirtir titriyordu. Diz kapağında da müthiş bir ağrı vardı. Hemen yırtılmış pantolonunu sıyırıp, bacağındaki yaralara baktı. Çarpışmanın etkisiyle direksiyonu yamulmuş, lambası kırılmış bisikletini yerden kaldırdı. Sinirini yatıştırmak için bir sigara yakmak istedi. Ancak yağmurdan cebindeki sigaralar bile sırılsıklam olduğundan yakmayı başaramadı. Ne de olsa olan olmuştu, artık yağan yağmura da aldırmayarak ağır adımlarla düşünceli şekilde evinin yolunu tuttu.

Ertesi gün bu olay onu derinden sarsmıştı. Bu ihtiyara acaba ne olmuştu. Bütün gününü olayın verdiği şokun etkisiyle geçirmişti. Arkadaşlarına, ailesine yaşadıklarını anlatmıştı. Onun içindeki korku değil, sanki bir yarım kalmışlık hissiydi. Bu adamla neden çarpıştım, bunun hikmeti nedir diye düşündü durdu.

Ertesi gün yine işten gece çıkan Ahmet eve giderken çarpışmanın olduğu yere yakın bir yerlerden geçerken, elinde içinde ne olduğu belli olmayan bir sürü poşetle gecenin karanlığında telaşlı telaşlı gezinen, başı sarılı bir ihtiyar gördü.

2022-Lizbon